This content has not been translated into this language yet.
Kızıldeniz’de Yaşananlar Bize Ne Söyler?
Yazımızda insanlık tarihine şahitlik etmiş ve hala etmekte olan Kızıldeniz’i ele alacağız.

Su vardı başlangıçta. Bu söz insana “biz her şeyi sudan yarattık” ayetini hatırlatır. Nitekim suyun varlığı canlılığın, hayatın, yaşamın, devinimin de habercisidir. Yaratılış su ile başlar. İnsanlık tarihi her zaman bu yaratılış düşüncesinin peşinden gitmiş, yaratılışının maddi kaynağı suya hâkim olmaya çalışmıştır. O halde bu kadar hayati olan su ile bize anlatılan tam olarak nedir? Bu sorunun cevabını denizde aramalıyız. Yaşam kaynağımızdan olan, denizde…
Kuran dünyadaki suları tatlı sular ve tuzlu sular (bahreyn) formu şeklinde ayırmaktadır. Bu ayrım ilahi mucizenin de kanıtıdır. Yazımızda insanlık tarihine şahitlik etmiş ve hala etmekte olan Kızıldeniz’i ele alacağız. Nil’den Amuderya’ya olan bölgenin tam merkezinde yer alan bu su kütlesi etrafında yaşanan gelişmelerin insanlık tarihi ile eşdeğer oluşu Kızıldeniz’i sadece ekonomi politik ya da jeosiyasi perspektiften okuyamayacağımız anlamına gelmektedir. Kızıldeniz insanlık tarihini ve bugünü anlayabilmek için ideal bir alan olarak karşımızda durmaktadır. Coğrafi, iklimsel, dini, dilbilimsel, toplumsal, ticari, insani ve hatta siyasal ve hukuksal açıdan böylesine bir entegrasyon Akdeniz tarihçilerinin rüyalarında görebilecekleri ölçüdedir. Bir özne olarak değerlendireceğimiz Kızıldeniz bölgesi, yazımızın sınırlılığı sebebi ile yeterince detaylandırılmayacaktır. Bu amaca binaen yazımız; Kızıldeniz’in isimlendirilmesi, tarihi, coğrafi tanımı ile başlayacak olup; batı merkezli, sömürgeci zihinle kurulmuş dünya düzeni içerisindeki konumu -tam da İslam Medeniyetinin ve doğu toplumlarının kalbinde yer alması- ile bu yaklaşımlara eleştiri getirecektir.
Dünya siyasetinin farkında olarak ya da olmayarak değiştiğine şahitlik ettiğimiz şu günlerde Kızıldeniz’in Dünya için ne kadar önem arz ettiği de yaşanan güncel olaylarla adeta teorik olarak üzerine düşünülen Kızıldeniz coğrafyasının öneminin pratikteki sınanabilirliğini bizlere gösterecektir. Bu değişimi anlayabilmek için yaşanan güncel olaylar analiz edilmeye çalışılacaktır. Üzerine tefekkür edilmesinin gerekli olduğunu düşündüğüm başka husus ise bugün yaşananlar, 15. yy’da Kızıldeniz üzerinde Baharat Yolu güzergahını ele geçirmeye başlayan ve ardından tüm Müslüman dünyayı sömürgeci tekelleri altına alan kapitalist medeniyete karşı yüzyıllar sonra gelen denizlerdeki en büyük darbe mi sorusudur. Bu husus başka yazıların, başka tartışmaların konusunu oluşturacaktır.
Kuzeyde Süveyş ve Akabe’den güneydeki Bab’ül Mendep Boğazına kadar uzanan ve doğudaki Arap Yarımadası’nı batıdaki Afrika kıtasından ayıran bu hegemonik hale gelmiş ismin kökeni, antik dönemden beri, hatta neredeyse deniz hakkında yazılıp günümüze kalabilmiş ilk yazılardan itibaren yazarlar arasında tartışma konusu olmuştur. İbn Haldun günümüzde Basra Körfezi olarak bilinen yer için “el-halicu’l-ahdar” der. Her halükârda Kızıldeniz isminin Herodotos’dan itibaren pek çok metinde Kızıldeniz adının Eski Yunan’dan geldiği genel olarak kabul edilir. Kuran’da net olarak Kızıldeniz isminden bahsedilmemiş olsa da Müslüman ilim insanları Hz. Musa’nın denizi yardığı yerin Kulzüm (القلزم) olduğu hususunda ittifak ederler. Kulzüm kelime anlamı itibari ile “sıkıntı, bir şeyi yutmak” gibi anlamlara gelmektedir. Bu nedenle de İslam tarihi ve coğrafya kaynaklarında büyük ekseriyetle “bahrü’l-kulzüm” ismi kullanılmıştır.

Bu farklı filolojik değişimler ve pek çok defa farklı isimle anılan Kızıldeniz’in dünya tarihi açısından ne kadar mühim bir geçiş yeri olduğunu unutturmamalıdır. Bu küçük, dar ve uzun su geçidi Hint Okyanusu, Hindistan (Doğu) ile Akdeniz, Avrupa (Batı)’yı bağlayan su yoludur. Bu doğu ile batıyı birbirine bağlayan su yolunun dinamikleri tahayyül edildiğinde Kızıldeniz’in başlı başına bir dünya olduğunu anımsarız. Kızıldeniz bu anımsama ile bize bir özne olduğunu hatırlatır. Dünyayı etkileyen bir özne…
Kızıldeniz sularında genellikle küçük ve gruplar halinde bulunan çok sayıda ada varlığından da söz etmemiz elzemdir. Bu önemli olma durumunun sebebi tarih boyunca Kızıldeniz gerek adaların konumlanışı gerekse de adalara hakim olan güçlerin varlığı ile bölgedeki geçişkenlikleri etkilemiştir. Ağırlıklı olarak Kızıldeniz’in güney kısmına doğru inildikçe artan bu ada ve adacıklar gerek eski gerekse de modern zamanlarda askeri ve denizcilik açısından stratejik önem taşımışlardır. Modern zamanlarda bu açıdan değerlendirilecek ada sayısı 126 olup bu adalar bölgelere göre şöyle zikredilebilir: Mısır açıklarında Şedvan, Sanafır ve Tiran adalarının da bulunduğu 26 ada, Arabistan açıklarında Ferasan başta olmak üzere 144 ada, Sudan açıklarında en önemlisi Suakin olmak üzere 36 ada, Yemen açıklarında Perim, Haniş, Kamaran ve Zukur adalarının da dahil olduğu 41 ada ve Etiyopya açıklarında en önemlisi Dehlek, Fatıma ve Haleb olmak üzere 126 bulunmaktadır. Bu adaların en büyüklerini Dehlek adalar topluluğu ve onun tam karşısında bulunan Arabistan-Yemen sınırı açıklarında bulunan Ferasan Adaları oluşturmaktadır. Yemen sahiline yakın bir mevkide yer alan Kamaran Adaları ile daha güneyde kalan Büyük ve Küçük Haniş adaları, 700 m yüksekliği ile Kızıldeniz’in en yüksek adası olma özelliği taşıyan Zukur, Bab’ül Mendeb girişindeki Meyyün (Perim), kuzeyde Akabe Körfezi önündeki Tiran (Taran, Paran, Sub, Sut ve Savb isimleriyle de anılmıştır) ve Sanafır (Sanafır) adaları, Süveyş Körfezi açıklarında bulunan Şedvan ile Sudan açıklarındaki Sevakin, Kızıldeniz üzerinde bulunan belli başlı adalar arasında yer almaktadır. Kızıldeniz’in başlıca adalarından biri de Bab’ül Mendeb çıkışında Arapçası “Meyyun” olan Perim Adası bulunur. Meyyun Adası Bab’ül Mendeb boğazını eşit olmayan iki parçaya bölen ve bu boğazdan geçecek gemileri, adanın iki yanından geçmek zorunda bırakan bu ada gemiler için zaten riskli olan Bab’ül Mendeb Boğazı’nı daha da riskli hale getirmektedir.
Kızıldeniz’in isimlendirilmesi, tarihi geçmişi ve coğrafi yapısı ile ilgili bilgilendirmelerimizi yaptık. Bunun nedeni olguların zaman ve mekân mefhumlarının dışına itilerek anlaşılamayacağını düşünmemizdendir. Her ne kadar tarihin serencamı içerisinde yaşanmış olaylar ile günümüzde yaşanmış olayları aynı dinamikler ile değerlendirip aynı sonuçlara ulaşamasak da tarihin akışı içerisinde yaşanmışlıklar bizlere ipuçları verebilmektedir. Bu düşüncemizi yaratıcımızın “De ki; yeryüzünde gezip dolaşın da Allah’ın yaratmayı nasıl başlattığına bakın” ayeti ve “De ki: yeryüzünde dolaşın daha öncekilerin akıbeti nasıl olmuş ibretle bakın” ayetleri ile de derinleştirebiliriz. Geçmişteki olaylarla bugünü karşılaştırmadaki amacımız aynılık aramak değil; benzer dinamiklerin nasıl gerçekleştiğini, hangi nedensellik zincirleriyle nihayete erdiğini anlamaktır.
Tunuslu bir seyyar satıcının insanca yaşama arzusu ile kendi canına kıyması ile başlayan protestolar insana insanlığı unutturan bir hale evrildi. İnsan kelimesinin anlamının ünsiyet ile anlanabileceğine inanırken, vahşete varan kararlar ile insana insan olduğu unutturuldu. Bu unutmaya sebebiyet veren mekanlardan birisi de Kızıldeniz kıyısında yer alan Yemen’dir. Kızıldeniz’in ve Bab’ül Mendep Boğazı’nın girişinde yer alan, ismiyle müsemma olmayan mutluluk diyarı, El-Yemenü’s-Said (Mesut Yemen); tarihi boyunca farklı güçlerin hâkimiyet altına almaya çalıştığı Yemen bugün de benzer tecrübeleri yaşamaktadır. Günümüze gelmeden önce tarihte yaşanan Kızıldeniz hakimiyetine örnek teşkil edecek olan tarihi olaydan bahsetmek elzemdir.
Kızıldeniz, özellikle 6. yy’da Bizans ile Sasanilerin rekabetine sahne olmuştur. Bu dönemde İran gemileri deniz üstünlüğünü ellerinde tutarken Bizans gemileri de onları takip etmiştir. Bu çekişmeye Habeşliler ve Araplar da dahil olmuştur. Tüm bu çekişmelere rağmen Bizans ile Sasaniler arasında ne denizde ne de karada herhangi bir savaş gerçekleşmemiştir. Ancak bu gerilimin tezahürü yerel halklar üzerinden gerçekleşmiştir.
Sasaniler, yerel putperestleri ve Himyeri yöneticileri destekleme amacıyla Yemen’e nüfuz etmeye çalışmış; Bizanslılar ise I. Justin yönetiminde, müttefikleri Habeşliler aracılığı ile Hristiyan Himyerileri bahane ederek Habeşliler ile ittifak etmiştir. Kızıldeniz’i Bizans gölü haline çevirmek isteyen imparator, Sasanilerin müdahalesi ile bu hedefine ulaşamamıştır. I. Hüsrev zamanında Aden limanına üs kuran ve Kızıldeniz girişindeki Babülmendeb boğazını muhasara altında tutan Sasaniler Bizans’ın doğuya giden yolunu tamamen kapatmıştır. Bizans gemileri Seylan’a kadar yelken açma cesaretini kendilerinde görürken Hint Okyanusuna dahi açılamaz hale gelmiştir. Bu tarihten itibaren Bizans’ın doğu ticareti zayıflamıştır. Artık ticaret, bu zayıflama ile birlikte
Basra Körfezine ve Hicaz güzergahına kaymıştır. Oluşan güç boşluğu Habeş, Yemen ve Kureyş gibi yerel güçlerin varlık tazelemesine sebebiyet vermiş olup daha sonra ise insanlık tarihini büyük ölçüden etkileyen yeni bir güç temerküzü olarak İslam yegâne güç olacak şekilde ortaya çıkmıştır. Artık dünya bu gelişmelerin sonunda “Siz insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz, doğruyu emreder, yanlıştan menedersiniz ve Allah’a iman edersiniz” ayetine iman edenlerin vicdanı ile şekillenmeye başlamıştır. Bu yeni toplum yüzyıllar içerisinde Eski Dünya’nın neredeyse her yerine yayılmış, hedeflediği ideallerin çatısı altında insanlığı birleştirmeye, tüm toplumlardan daha fazla yaklaşmıştır.
Batı medeniyetinin sorgulandığı, vahşi kapitalizmin sonuçlarının tartışıldığı, insanlığın ayaklar altına alındığı canavarlar çağında pek çok defa imtihana tabi tutulan Müslümanların en büyük sınavlarından biri şüphesiz ki Gazze idi. Etrafı bereketli kılınan toprakların dostu olmak mı yoksa düşmanı olmak mı arasındaki seçimin biz Müslümanlara kaldığı şu günlerde ikinci sınavımız ise Yemen’dir.
Kızıldeniz’in en önemli ülkelerinden birisi Suudi Arabistan’dır. Orta Arabistan’ın Necid bölgesini kontrol eden Suud ailesi tarafından İngiliz destekli kurulan bu ülke yalnızca petrol kaynaklarını kontrol etmesi nedeniyle önemli değildir. Aynı zamanda Müslümanlar için iki en önemli kutsal mekâna da ev sahipliği yapması Suudi Arabistan’ı başlı başına en önemli ülkelerden biri olma konumuna yükseltir. Fakat bir problem vardır. Görüldüğü üzere bu ülke iki farklı kelimeden oluşmaktadır: Suudi ve Arabistan. 1740 yılında Orta Arabistan’ın Necid bölgesinin belirli bir kısmını kontrol eden Suud ailesi 1930 yılına geldiğinde ülkesinin adını Suudi Arabistan olarak değiştirdi. Bu durum ülkenin yönetiminin aile efradı tarafından yönetileceği, meşruiyetini ise güçle sağlayacağı bir devlet yönetimi anlamına gelmektedir. Suudi Arabistan ağırlıklı olarak Sünni Müslümandır ancak önemli bir seviyede Şii azınlığa da sahiptir. Suudi Arabistan’ın doğu, batı ve güney bölgelerinde bulunan yüzde on beşlik Şii azınlık aynı zamanda Suudi Arabistan’ın petrol kaynaklarının olduğu bölgelerdir. Bu Şii azınlık petrol kaynakları üzerinde herhangi bir şekilde bir etkiye sahip değildir. El-Gatiyf, El-Ahsa (Hacer) Necran, El-Nehavle gibi Suudi Arabistan için önemli ve stratejik bölgelerde bulunan Şii nüfusu Suudi siyaseti ve meşruiyeti için göz önünde bulundurduğu dinamiklerden bir tanesi olarak öne çıkmaktadır. Bu duruma binaen özellikle Arap Baharı’nın yaşandığı yıllarda ve sonrasında Suudi dış politikasında bu mezhep ayrımı önemli etkenlerden biri olmuştur. Meşruiyetini ekonomik güç ve Selefi/Vahhabi öğretiler ile sağlayan Suudi yönetimi bu meşruiyetinin sarsılmaması için ABD ile anlaşmalar yapmış aynı zamanda sınır komşusu Yemen’i muhasara altında tutarak yönetimini tehlikeli olarak gördüğü değişimlere karşı korumak istemiştir. İktidarını koruma arzusu Yemen’de insanlık dışı politikaları uygulamasına sebebiyet vermiştir. Var olan ekonomik üstünlüğü ve ABD eliyle kazanılan askeri üstünlüğü bölgede Suudi Arabistan’ı önemli bir otorite haline getirmiştir. Fakat bu otorite olma hali İsrail/ ABD politikalarının bölgede aktif uygulama alanı bulmasının önüne de geçememiştir. Kral Faysal döneminde özellikle ABD’ye okumaları amacı ile gönderilen öğrenciler döndüklerinde yeni mevkilerde kadro bulmuşlar bu durum Suudi Arabistan’ın ABD ile olan ilişkilerini daha da derinleştirmiştir. Petrol Krizi sonrası ekonomik olarak büyüme yaşayan Suudi Arabistan savunma bütçesini artırmış olup, her geçen yıl silah alımını artırarak devam ettirmiştir. Bu silah satın alma çılgınlığından en fazla yararlanan ülke ise karlı silah anlaşmaları yapan ABD olmuştur. Müslümanlar için en kıymetli kutsal mekanların yöneticiliğini üstlenen Suudiler, zulüm altında inleyen Müslümanların hizmetkarı olmak yerine kendi iktidarını korumayı tercih etmiştir. Bu durum elbette Müslüman dünyasında tepkilere neden olmuş fakat herhangi bir çözüm de bulunamamıştır. Bu denli dış desteğe bağlı ve otoritesini büyük oranda bu askeri ve ekonomik güce dayayan iktidar halk ayaklanmalarından endişe duyacaktır. Bu endişenin yanı sıra Cleveland’ın belirttiği gibi orduya harcanan bu büyük paralara rağmen İran gibi en büyük düşmanıyla boy ölçüşecek bir askeri güç de olamamıştır. Aynı zamanda salt askeri güce dayalı devlet herhangi bir krizde etkisiz kalma riski ile karşı karşıya kalacaktır. Nitekim Suudi Arabistan bu tecrübeyi Saddam Hüseyin Irak’a girdiğinde yaşamıştır. Saddam Hüseyin’in bu hamlesi Suudileri hemen ABD askeri yardımı istemesi ile kendini göstermiştir. Selefi/Vahhabi ayrıştırıcı ve tekfirci mezhep siyaseti ile sert tutumlar belirlemiş olan Suudi Arabistan, iç ve dış politika siyasetini karar verirken bu tutumları göz önünde bulundurmuştur. Arap Baharının yaşandığı yıllarda dünya petrol rezervinin dörtte birlik kısmına tekabül eden bölgelerde yaşayan Şii azınlığa sert müdahalelerde bulunulmuş aynı zamanda Yemen’de taraflardan biri olan Husilere (Ensarullah)’a karşı da askeri operasyonlar düzenlenmiştir. Kuruluşundan bu yana İslam aleminin liderliğini hedefleyen Suudiler ayrıştırıcı ve sert politikaları ile bu hedeflerinden uzaklaşmaktadır. Nitekim kapsayıcı ve çoğulcu devlet yapısı ve siyasal sistem yerine ayrıştırıcı, rejimin önceliğini ve hanedanın güvenliğini önemli görmektedir.
Yemen’de yaşanan olayların detaylı incelemesi, çatışmanın kökenleri geniş bir okumayı gerektirmektedir. Bu nedenle yaşanan çatışmaların kökenine inmek başka yazıların konusunu oluşturacaktır. Binaenaleyh, Yemen’de yaşanan gelişmelerin Kızıldeniz siyasetine etkisine dönelim. Ve bu etkinin Suudi Arabistan-Yemen (Husiler) çatışması ekseninde değerlendirmeye çalışalım.
Soğuk Savaş döneminde Kuzey ve Güney Yemen olmak üzere iki ayrı devlet şeklinde yönetilen Yemen, 1990’da Ali Abdullah Salih liderliğinde birleşme sağlamıştır. 1994 yılında yaşanan iç savaşta ordu ve yönetim dar bir elit kadronun eline bırakılmıştır. Kuzeyde Saada bölgesinde Zeydiliği benimsemiş olan Husiler ile bir iç savaş başlamış, Husilere liderlik eden Hüseyin Bedreddin El-Husi suikasta uğramıştır. 2007 yılında Güney Yemen’in bağımsızlığı talebi ile El-Hirak hareketi kurulmuş özerkliği takiben El-Kaide (AYEK) ülkedeki boşlukları etkisi altına almıştır. 2011 yılında kitlesel gösteriler başlamıştır. Cumhurbaşkanı

Salih gösterileri şiddetle bastırma yolunu tercih etmiş sonrasında ise Muhsin El-Ahmer gibi daha önce Salih’e yakın olan adamlar saf değiştirerek yönetime muhalif olmuştur. Daha sonra 2011 yılında yapılan anlaşma ile Salih görevi Mansur Hadi’ye devretmiştir. Ulusal Diyalog konferansı Husiler tarafından adil bulunmayarak reddedilmiştir. Bunun üzerine ayaklanan Husiler başkent Sanaa’yı ele geçirmişlerdir. Suudi destekli Selefi/Vahhabi fikirlerin yayılması Husilere karşı Yemen’de çatışmalara neden olmuştur. Demmec (Dammaj)’de açılan Selefi/Vahhabi çizgide hareket eden medreseye karşı yapılan müdahalelerin yansıması Sünni-Şii çatışmasına dönüşmüştür.
Nüfus bakımından ve Kızıldeniz kontrolü açısından Suudi Arabistan için riskli bir ülke olan Yemen, Körfez Koalisyonu ile muhasara altına alınmıştır. Husi ilerleyişini kontrol altına almak isteyen Suudi Arabistan askeri operasyonlar başlatmış ve Yemen’i abluka altına almıştır. BAE destekli Güney Geçiş Konseyi (El-Hirak), Selefi çizgide olan El-Kaide ve Ensar Eş-Şeria Husilere karşı Suudi Arabistan ve BAE desteği ile savaşmıştır. Bu savaşlar ve abluka neticesinde Yemen’de 337 binden fazla Yemenli hayatını kaybetmiş, 85 bin çocuk ise açlıktan hayatını kaybetmiştir.
Sınır güvenliğini sağlamak ve İran’ın Husiler üzerinden bölgeye olan nüfuzunu kırmak isteyen Suudi Arabistan Bab’ül Mendeb Boğazı’nın kontrolünü Husi’lere bırakmak istememektedir. 7 Ekim’de İsrail’e karşı başlayan savaş ile Gazze’nin yanında olan Husiler Kızıldeniz’i adeta abluka altına almış ve Gazze direnişine destek olmak için mücadele etmiştir. ABD ve İngiltere öncülüğünde Aksa Tufanı sonrası 931 hava operasyonu düzenlenmiş olup, Donald Trump’ın göreve gelmesi ile hava saldırısı sayısı bini aşmıştır.
Yemen’in tarihine baktığımızda sert güç ile baskı ile yıldırma ile kontrol altına alınamadığını görürüz. Osmanlı Devleti de aynı tecrübeyi yaşamıştır, Britanya İmparatorluğu da. Yemen tarih boyunca hiçbir zaman tam olarak kontrol edilememiştir. Bu denemeleri Suudi Arabistan tarihinde de görürüz. 1934 yılında İbn Suud önderliğinde işgal edilen Yemen bir kez daha tüm çabalara rağmen kontrol altına alınamamış olup Zeydi imamların kontrolüne bırakılmıştır. Suudilerin dedeleri Yemen’e hükmetmeyi denemişler fakat en nihayetinde oğullarına vasiyet olarak “Yemen’e dikkat edin, orası sizin Aşil topuğunuzdur” sözünü bırakmışlardır. Bugün torunlar dedelerinin tecrübelerini tekrar denemek istiyorlar. Artan Suudi nüfusu ile var olan kaynakların bu artan nüfusa yetersizliği Suudileri baskı altına alırken hemen sınır komşusu olan Yemen’in dinamik, genç ve çalışkan nüfusu uzun vadede Suudi ailesinin meşruiyetini tehlikeye sokmakta. Bu uzak tehlikenin yanı sıra halihazırda Hürmüz Boğazına sıkışan Suudi petrol ihracatı için en iyi alternatif Kızıldeniz olarak görülmüştür. Fakat bu çözüm arayışı Husilerin engeline takılmıştır.
İran-ABD Savaşında suikasta uğrayan Ali Hamanei’in cenaze merasimine katılan Husi heyetinin Sana’a havaalanına Suudi bombardımanı ile inememesi neticesinde 2020 yılında yapılan anlaşma ihlal edilmiş olup çatışmalar yeniden başlamıştır. Çatışmalar neticesinde El-Muha (Moha) liman kenti ve çevresi, Bab’ül Mendeb Boğazı’nın girişinde yer alan Zübab, Hudeyde limanının güneyinde bulunan El-Hoha ve Hays noktaları; Mevza ve El-Vaziye gibi Taiz’de bulunan lojistik geçiş noktaları; Magbene, El-Kedeha ve El-Berh gibi hâkim tepeler ve tampon alanlar Husiler tarafından kontrol altına alındı. Meyyun ve Haniş Adalarının ele geçirilmesi Bab’ül Mendeb boğazını Husiler tarafından kontrol edilebilir hale getirmiştir. Artan Husi askeri kapasitesiyle birleşen bu coğrafi üstünlük baldırı çıplak olarak görülen Yemenlileri vekil güçten bölgesel bir aktör haline getirmiştir.

Husi engeline takılan ve bu engeli ortadan kaldırmak için çıkar birliği yapan diğer aktör ise İsrail’dir. İsrail’in Asya’ya açılan kapısı olarak değerlendirilen Eilat Limanı (Ümmü’r-Reşşaş) Husilerin boğazı kontrolü ile çalışamaz hale gelmiştir. Yenilmezlik imajını tazeleme peşinde olan
İsrail, Kızıldeniz’deki değişim ile stratejik kırılganlığın gerçekliği ile boğuşmaktadır. Bu amaca binaen İsrail ile diplomatik ilişkisi olmayan beş Arap ülkesi ile bölgesel güvenlik hakkında görüşmeler gerçekleştirmiştir.
Hülasa; büyük güçlerin en önemli dayanak noktalarından birisi tarih boyunca deniz gücü olmuştur. Zira kara gücü olmanın devamlılığı ile denize hükmetme gücü becerisi daima birlikte değerlendirilmiştir. Bugün Kızıldeniz’de yaşananlar gücün sınanabilirliğini en sarih biçimde tarihi okuyabilenlere göstermektedir. Kızıldeniz bağrından bir hiç olarak görülüp Firavunu alaşağı edenlere şahitlik etmiştir. Bugün, Kızıldeniz aynı şekilde, kendini Firavun olarak görenlerin yıkılışına şahitlik edecek midir? Mazlumlara kurtuluş yolu zalimlere ise acıklı bir ölüm tattıran Kızıldeniz gözlerimizin önünde tarihin değiştiğine tekrar şahitlik edecek midir? Tüm yazılanlara, analizlere rağmen arayışımız Müslümanca bir duruş Ümmetçe bir haykırıştır. Tarafımız Müslümanların vahdeti karşıtlığımız ise insanlığı karanlığa sürükleyen vahşi Siyonizm’dir. İnsanlığın mücadelesi hiç değişmemiştir. Çözüm Siyonizmi Kızıldeniz’e gömmektir. Amerikan ajandası ile bölgede siyaset belirlenmesi hiçbir zaman Müslümanların lehine sonuçlanmamıştır. Ulus-devlet merkezli politika belirlenimi ise çatışmaları daha da derinleştirmektedir.
KAYNAKÇA
-
Utku, Nihal Şahin (2012) Çöl, Gemi ve Tacir, İstanbul: Klasik Kitap
-
Wick, Alex (2023) Kızıldeniz; Kayıp Mekanın İzinde, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınevi
-
Clevland, William L. (2008) Modern Ortadoğu Tarihi, İstanbul: Agora Kitaplığı
-
Özşahin, Dr. M. Cüneyt, Battır, Dr. Orhan (2019) Arap Baharı Sonrası Ortadoğu: Bölgesel Dönüşüm ve Reaksiyonlar, İstanbul: Hiper Yayın
-
Marshall, Tim (2024) Coğrafyanın Gücü: Dünyamızın Geleceğini Gösteren On Harita, İstanbul: Epsilon
-
سيطرة الحوثيين على باب المندب الخلفيات والتداعيات المركز العربي للأبحاث ودراسات السياسية
-
الحوثيون: توسيع مناطق النفوذ بضربات خاطفة، مركز الجزيرة للدراسات
-
Yemen Data Project.org, Saudi Coalition AIRWAR 2015-2022
-
Domazeti, Riad (2019), Kızıldeniz Raporu: Ortadoğu’da Çekişmenin Görünmeyen Cephesi, İstanbul: İNSAMER
-
Hiding Behind The Coalition, Failure to Credibly Investigate and Provide Redress for Unlawful Attacks in Yemen, Human Rights Watch
-
أحداث الثورة في اليمن، الجزيرة نت، ١٣/٤/٢٠١١
-
شركاء لا فرقاء، حصار دماج
-
İki boğaz, tek kabus: Amerika Hürmüz ile Babülmendep Arasında, Yakın Doğu Haber, 14 Eylül 2026
-
الحوثيون بين السياسة والقبيلة والمذهب، أحمد الطرس العرامي، مركز صنعاء
-
تعز جنوب الشمال وشمال الجنوب، مركز صنعاء
-
ثورة ٢١ سبتمبر والمكسبات الاستراتيجية مسار التحول نحو السيادة والاستقلال ، المسيرة نت ١٩/٩/٢٠٢٦
-
Alver, Mustafa (2024), Bab’ül Mendep Boğazı’nın Stratejik Önemi, İstanbul
-
Kızıldeniz Jeopolitiğinde Husi Yayılmacılığı, Enver Kesimoğlu, Mehmet Rakipoğlu


