Dünyaya Kudüs Merkezli Bakmak
Peki, böylesine zor bir dönemde hakkı nasıl tayin edebiliriz? Meşru ve gayrimeşru yapıları nasıl ayırt edebiliriz?

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd; O’nun âhir zaman nebîsi Hz. Muhammed Mustafa’ya, âline, ashabına ve kıyamete dek O’nun davasını omuzlayan kutlu mücahitlere salât ve selâm olsun.
Günümüz; karmaşanın her geçen gün arttığı, inananlarla inkârcılar arasındaki mücadelenin giderek büyüdüğü ve buna paralel olarak İslam ümmeti içindeki fitnenin daha da çetrefilli hâle geldiği olaylara sahne oluyor.
“Âhir zaman fitnesi” tabirini en şiddetli biçimde idrak edebildiğimiz bir döneme tanıklık ediyoruz. Yakın geçmişte “Arap Baharı” olarak anılan süreçte başlayan iç savaşların bölgesel savaşlara gebe olduğunu; bölge ülkeleri arasında kurulan ittifakların gerçek bir “İslam Birliği”ne dönüşmediği sürece çatışmaları artırmaktan başka bir işe yaramayacağını müşahede ediyoruz. Aynı memleketi paylaşan Müslüman kardeşlerin birbirlerini tekfir etmelerini ve birbirlerinin kanını helal görmelerini izlemek zorunda bırakılıyoruz. Üstelik yalnızca izlemekle kalmıyor, bu iç çatışmalarda taraf olmaya da zorlanıyoruz.
Peki, böylesine zor bir dönemde hakkı nasıl tayin edebiliriz? Meşru ve gayrimeşru yapıları nasıl ayırt edebiliriz? Dünyada yaşanan ve yaşanacak hadiselerin hakikate yakınlığını yahut uzaklığını ölçebileceğimiz bir turnusol kâğıdı var mıdır?
Bu sorular etrafında yaptığımız kısa bir araştırma bizi şu hakikate ulaştırmaktadır: Evet, böyle bir turnusol kâğıdı vardır; o da Kudüs ve Gazze’dir. “Neden Kudüs ve Gazze?” sorusu etrafındaki anlama çabamıza devam edelim.
İslam ve İnsanlık Tarihi Açısından Hadis-i Şerifler Bize Ne Söylüyor?
İşte tam bu noktada, her meselede bizleri aydınlatan en önemli bilgi kaynaklarımız devreye giriyor: Kur’ân ve Sünnet.
Kur’ân-ı Kerîm’de Benî İsrâil, insanlık tarihine ve peygamberlere karşı işledikleri cürümler sebebiyle en çok ibret nazarına sunulan kavimdir. Onların sebep oldukları fesadın izleri, daima mukaddes mekânlar etrafında belirginleşmiştir. Kur’ân’da ismi geçen peygamberlerin büyük çoğunluğu bu azgın kavme gönderilmiştir.
Siyasi etkinliği Hz. Peygamber’den (s.a.v.) asırlar önce belirginleşmiş olan bu kavim, neden Kur’ân’ın en çok bahsettiği topluluklardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır? Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) dönemindeki etkinlikleri de diğer güçlere nispetle sınırlıdır. Dünyayı etkileyebilecek ölçüde bir güçleri ise hiç bulunmamaktadır. Tam aksine, dünyanın dört bir yanına dağılmış küçük topluluklar hâlinde yaşayan bir azınlıktan ibarettirler. İşte Kur’ân’ın ve onun açıklaması olan Sünnet’in mucizevi yönü burada karşımıza çıkmaktadır.
Sünnete dair nasları incelediğimizde, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) insanlığın ve İslam siyasi tarihinin akışını mucizevi biçimde ümmetine haber verdiğini görüyoruz. Bu bağlamda şu iki hadis-i şerif, İslam ve insanlık tarihinin serüvenini gözler önüne sermektedir:
“İslam’ın başı peygamberlik ve rahmettir. (Asr-ı Saadet) Ardından hilafet ve rahmet olur. (Hulefâ-yi Râşidîn devri) Ardından saltanat ve rahmete dönüşür. (Zaman zaman saltanat, zaman zaman rahmet) Akabinde emirlik ve rahmet olur. Sonrasında İslam’a, merkeplerin birbirini ısırması gibi saldırırlar. (İslam dünyası dağılıp parçalanır.) İşte o vakit cihada yönelin. O vakit en hayırlı cihadınız ribat, yani sınırlarda nöbet tutmaktır. Ribat tutacağınız en faziletli yer de Askalân’dır.”
(Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr, XI, 88/11138)
Şu buyruğun azametine ve mucizevi derinliğine dikkat ediniz:
İslam siyasi tarihinin asırlar süren safhaları aktarıldıktan ve İslam dünyasının paramparça olup düşmanların sırtlanlar gibi saldırdığı bu fetret devri tarif edildikten sonra, hedef olarak tek bir bölge işaret ediliyor: Askalân!
Dikkat buyurunuz: Askalân’daki cihada, on iki asrı aşan saltanat döneminden sonra ayrı ve merkezî bir yer verilmektedir.
Peki, Askalân neresidir? Tarihsel ve coğrafi bir hakikattir ki Gazze sahil şeridi, yani Filistin’in güney Akdeniz kıyıları, tarihte Askalân vilayetine bağlı bir bölge olarak anılmıştır. Mezhep imamlarımızdan İmam Şâfiî Hazretleri, Gazze’de doğmuş olmasına rağmen tarih kaynaklarında “Askalânlı” olarak da anılmıştır. Askalân, bugün Siyonistlerin “Aşkelon” diye adlandırdıkları, Gazze’nin yalnızca 20 kilometre kuzeyinde bulunan bir şehirdir.
En doğrusunu Allah bilir; belki de Gazze’deki cihad yakın gelecekte oraya taşınacak ve hadis-i şerifte kastedilen mücadele, bugünkü savaşın devamı olarak orada sürecektir. Ancak Gazze cihadının, her hâlükârda Askalân havzasındaki cihadın bir parçası olduğu açıktır.
İbret vericidir ki asırlar boyunca dünya tarihinde Gazze ve Askalân merkezli, küresel çapta bir harp kayıtlara geçmemiştir. Ancak bugün, tarihte ilk defa Gazze merkezli öyle bir savaş patlak vermiştir ki Pasifik’teki adalardan Latin Amerika’ya, Afrika’nın en ücra kasabalarına kadar yeryüzünde Gazze’yi duymayan; oradaki zulmü ve direnişi bilmeyen neredeyse tek bir fert kalmamıştır. Bu tablo, en hayırlı cihadın ne olduğunun tesirleri üzerinden de anlaşılabileceğini göstermektedir. Çünkü Gazze cihadı, insanlık tarihine geçen en büyük hadiselerden biridir.
7 Ekim 2023’ten bu yana, yeryüzünün en gelişmiş teknolojileri ve yapay zekâ destekli füzeleriyle donanmış Siyonist ve Haçlı ittifakına karşı bir avuç Gazzelinin yer altındaki tünellerden ve enkazların arasından verdiği destansı mücadele, işte bu hadiste tasvir edilen tablonun sahneye çıkışıdır. Hadisin işaret ettiği üzere bugün yeryüzünün en faziletli cihadı ve en şerefli ribatı Gazze’de, yani Askalân sınır boylarında tutulmaktadır.
Mescid-i Aksâ’nın önemine dair onlarca hadisi burada zikretmeye lüzum yoktur. O, ilk kıblemiz; harîm-i ismetimiz; Haremeyn’den, yani Mekke ve
Medine’den sonra en kutsal mescidimizdir. Mi‘racın gerçekleştiği, Kâinatın Efendisi Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bütün nebilere imamet edip namaz kıldırdığı yerdir. Evimizi ve namusumuzu korur gibi korumamız gereken; gidemiyorsak bile kandillerinde yakılmak üzere zeytinyağı göndermemizin, yani orayı sahipsiz bırakmamamızın emredildiği mekândır.
“Neden Kudüs ve Gazze?” sorusunun cevabını ortaya koyan ikinci hadis-i şerif ise Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde asırlar süren siyasi dönemleri ve geleceğimizi şöyle haber vermektedir:
“Nübüvvet içinizde, Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra nübüvvet sisteminde bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah onu da dilediği zaman ortadan kaldırır. Sonra ısırıcı bir saltanat olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberût saltanat, yani yönetimler başa gelir. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra tekrar nübüvvet minhâcı üzere bir hilafet olur.”
(Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/273)
Bu iki hadis-i şerifte bildirilen merhaleleri birlikte değerlendirdiğimizde, geçirdiğimiz dönemler ve ardından gelecek müjdenin büyüklüğü daha da netleşmektedir:
-
Nübüvvet ve Rahmet Devri: Kutlu Nebî’nin (s.a.v.) yaşadığı dönemi kapsar ve O’nun irtihaliyle tamamlanmıştır.
-
Nübüvvet Minhâcı Üzere Hilafet: Hulefâ-yi Râşidîn devrinde yaklaşık otuz yıl sürmüş ve Hz. Hasan’ın hilafeti devretmesiyle son bulmuştur.
-
Isırıcı Saltanat: Emevîler ve Abbâsîlerden, hilafeti bir cihan devletiyle taçlandıran Osmanlı’ya uzanan asırlar boyunca; zaman zaman rahmet ve nimet, zaman zaman da nikmet olarak sürmüş, 1924’te hilafetin ilgasıyla son bulmuştur.
-
Ceberût ve Zalim Yönetimler Devri: İşte tam da içinde kıvrandığımız asır budur. 20. yüzyılın başından bu yana İslam coğrafyasında Allah’ın hükümleri, adalet ve İslam Birliği rafa kaldırılmıştır. Başımızdaki yönetimler çoğunlukla Batı’nın çizdiği sınırlara bekçilik eden, Siyonizm’in küresel faiz çarklarına teslim olmuş taklitçi ve aciz düzenlerdir. Oysa bizim hasretimiz, adil bir düzendir.
Hadisin düğüm noktası şudur: Ceberût idareler dönemi ebedî değildir. Allah dilediği zaman bu zulüm düzenini yerle bir edecek ve insanlığın kurtuluşu olan “Nübüvvet Minhâcı Üzere Hilafet” yeniden kurulacaktır.
Nübüvvet Minhâcı Üzere Hilafet ve Kudüs
Peki, bu destansı direnişin ve kutlu ribatın varacağı siyasi menzil nedir? Âhir zamanda yeniden nübüvvet minhâcı üzere kurulacak hilafetin merkezi neresi olacaktır?
Bu sorunun cevabını şu sahih hadis-i şerif açıkça vermektedir:
“Ey İbni Havale! Hilafetin Arz-ı Mukaddes’e, yani Kudüs’e indiğini ve oraya konakladığını görürsen, o vakit sarsıntılar, inkılaplar ve büyük hadiseler yaklaşmış demektir. Kıyamet de o zaman, benim şu elimin senin başına olan yakınlığından daha yakındır.”
(Ebû Dâvûd, Cihad, 35, Hadis No. 2535; Hâkim, el-Müstedrek, 4/471; Râmûzü’l-Ehâdîs, s. 493, Hadis No. 7)
Açıkça anlaşılmaktadır ki İslam siyasi tarihinin geleceği, ümmetin yeniden toparlanışı ve dirilişi Kudüs merkezli olacaktır. Hilafet sancağı nihai olarak Kudüs’e dikilmedikçe yeryüzünde adalet hâkim kılınamayacaktır.
O gün gelene dek, o mukaddes coğrafyada dik duran bir cemaat daima varlığını muhafaza edecektir. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) şöyle müjdelemiştir:
“Ümmetimden bir topluluk daima hak üzere olacak ve düşmanlarına kesin bir şekilde üstün gelecektir. Allah’ın emri gelinceye dek, şiddetli geçim sıkıntısına düşmeleri dışında, muhalefet edenlerin muhalefeti onlara asla zarar veremeyecektir.”
Sahabeler sordu: “Yâ Resûlallah! Onlar nerededirler?”
Bunun üzerine Efendimiz şöyle buyurdu: “Onlar, Beytü’l-Makdis’te ve Beytü’l-Makdis’in etrafındadırlar.”
(Ahmed b. Hanbel, Müsned, 36/657, Hadis No. 22320)
Bugün Gazze’de, Batı Şeria’da ve Kudüs sokaklarında; açlığa, susuzluğa, bütün dünyanın kalleşçe suskunluğuna ve içimizdeki münafıkların muhalefetine rağmen bir adım geri atmayan o mücahitler, Resûl-i Ekrem’in işaret ettiği o topluluk değil midir? Aç bırakılsalar da muhasara altına alınsalar da muhaliflerin ihaneti onların imanına zerre kadar zarar verememektedir.
O kutlu inkılap sürecinde doğudan esecek adalet rüzgârları da hadislerde birer birer haber verilmiştir:
“Horasan tarafından çıkan siyah sancaklıları gördüğünüzde, kar üzerinde sürünerek de olsa onlara gidin ve biat edin. Çünkü onların içinde Allah’ın halifesi Mehdî vardır.”
(İbn Hacer el-Heytemî, Fetâvâ-i Hadîsiyye, s. 37- 40; Hâkim, el-Müstedrek, 4/464, No. 8572; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/277, Hadis No. 22387; İbn Mâce, Kitâbü’l-Fiten, 34, Hadis No. 4082 ve 4084; Kurtubî, et-Tezkire, s. 186)
“Horasan’dan siyah sancaklar çıkacak; hiçbir güç onların hakkından gelemeyecek ve sonunda o sancaklar İliya’ya, yani Kudüs’e dikilecektir.”
(Tirmizî, Fiten, Bab 79, Hadis No. 2269)
Nihayetinde Siyonizm’in ve onun zulüm ordusunun kaçınılmaz akıbeti, Resûlullah’ın (s.a.v.) lisanıyla şöyle mühürlenmiştir:
“Müslümanlarla Yahudiler harp etmedikçe kıyamet kopmayacaktır. O harpte Müslümanlar galip gelerek onları öldürecekler. Öyle ki Yahudi, taşın veya ağacın arkasına saklanacak; taş ya da ağaç, ‘Ey Müslüman, ey Allah’ın kulu! Arkamdaki Yahudidir; gel ve onu cezalandır!’ diye haber verecektir. Yalnız gargat ağacı müstesna; çünkü o, Yahudilerin ağaçlarındandır.”
(Müslim, Fiten, 82)
Bu zincirleme hadiseler bir nizam içinde takdir edilmiştir:
“Beytü’l-Makdis’in, yani Mescid-i Aksâ’nın imarı, Yesrib’in harabıdır. Yesrib’in harabı, melhamenin, yani büyük savaşın çıkmasıdır. Melhame, İstanbul’un fethidir; İstanbul’un fethi ise Deccal’in çıkmasıdır.”
Sonra elini, konuşmakta olduğu Hz. Muaz’ın dizine vurdu ve şöyle buyurdu: “Bu söylediğim kesinlikle hakikattir; tıpkı senin burada oturuyor olmanın hak olduğu gibi.” (Ebû Dâvûd, Melâhim, 3, Hadis No. 4294)
İşte bu sebeple Kudüs, bizim için coğrafi değil, imanî bir meseledir. Çünkü bahsedilen hilafetin merkezi Kudüs’tür. Çünkü cihadın ve ribatın en faziletlisi Askalân’da, yani Gazze’dedir. Binlerce yıldır rivayet edilen bu ve benzeri hadisler günümüzde daha anlaşılır hâle gelmiş; müteşabih kalan yönleri belirginleşmeye başlamıştır.
Netice-i Kelâm Kudüs Bizim Geleceğimizdir
Ey aziz milletimiz, ey uykudaki İslam âlemi ve ey kalbi Aksâ ile çarpan şuurlu müminler!
Bu hadis-i şerifleri burada zikretmemizin gayesi, köşemize çekilip kehanet beklemek yahut takvim sayfalarına vade biçmek değildir. Bu hadiseler yarın da, elli yıl sonra da, bir asır sonra da tecelli edebilir. Bizim maksadımız, ümmetin ana rotasını, hedefini ve siyasi ufkunu Kur’ân ve Sünnet çerçevesinde yeniden inşa etmektir. Zira bu naslar açıkça ortaya koymaktadır ki âhir zaman Müslümanlarının, yani bizlerin, en temel ve vazgeçilmez davası Kudüs’tür. Bizim siyasi ikbalimiz, şerefimiz ve geleceğimiz Kudüs’tedir. Kudüs de İslam’ındır.
Bütün İslam ülkeleri; savunma doktrinlerini, dış politikalarını, ekonomik ittifaklarını ve istihbarat stratejilerini bu gerçeği merkeze alarak yeniden kurmak mecburiyetindedir. Ankara’nın savunması Kudüs’ten başlar. Bağdat’ın, Şam’ın, Tahran’ın, Kahire’nin ve İslamabad’ın hürriyeti, Mescid-i Aksâ’nın hürriyetine bağlıdır. Eğer Siyonizm’i sınır boylarımızda, Gazze’de ve Kudüs’te durdurup ezmezsek, Arz-ı Mev‘ud haritalarının hedefindeki Anadolu topraklarının ve bütün İslam başkentlerinin birer birer ateşe verileceğini anlamak için daha hangi musibetin yaşanması gerekmektedir?
Gazze bize bu işin mucizevi sırrını göstermedi mi?
Açlığa mahkûm edilmiş, yıllardır abluka altında yaşayan bir avuç imanlı mücahit; Batı’nın en ileri teknolojilerini, Siyonist çetenin yenilmez zannedilen ordularını, Demir Kubbe sistemlerini ve Merkava tanklarını yerle yeksan ederek bütün dünyaya bu zalimlerin aslında örümcek ağından farksız olduğunu ispat etmedi mi?
İşte böylece Erbakan Hocamızın şu sözünün ne anlama geldiğini daha iyi kavrıyoruz:
“Eğer Kudüs işgal altında kalırsa, bu yalnızca Filistinlilerin değil, bütün ümmetin esareti anlamına gelir. Kudüs özgür olduğunda İslam dünyası ayağa kalkacak, adalet ve barış yeniden tesis edilecektir.”
Erbakan ve Dünyayı Siyonizm Merkezli Okumak
Bizler bu coğrafyada yıllar boyunca aynı gafletin, aynı rehavetin ve Batı patentli zihin esaretinin ağır bedellerini ödedik. Merhum Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamız, ömrünü vakfettiği kürsülerden, meydanlardan ve Meclis sıralarından yarım asır boyunca şu hakikati haykırdı:
“Bugün dünyada insanlığın karşı karşıya kaldığı zulmün, sömürünün, ahlaki erozyonun ve adaletsizliğin yegâne kaynağı ırkçı emperyalizm, yani Siyonizm’dir. Siyonizm; dünya siyasetine, ekonomisine, teknolojisine ve kültürüne yön veren küresel bir hegemonya düzenidir.”
Böylece Hocamız, en büyük düşmanın Siyonizm olduğunu bizlere anlatmıştır. 1970’li yıllardan itibaren küresel sermayenin kan emici faiz mekanizmalarını, Birleşmiş Milletler tiyatrosunu, IMF tuzaklarını ve İsrail’in adım adım planlanan Arz-ı Mev‘ud haritasını tahtalara şemalar çizerek anlattığında; bir kısım sözde aydın, Batı taklitçisi bürokrat ve derin uykudaki çevreler bıyık altından gülüyor, bu tarihî ikazları “komplo teorisi” ve “hayal mahsulü vehimler” olarak yaftalamaya yelteniyordu.
Bugün gelinen noktada hakikat, bütün çıplaklığıyla gözler önündedir. Zaman, Erbakan Hocamızı her bir sözüyle haklı çıkarmış; küresel müstekbirlerin boyalı maskeleri bütünüyle parçalanmıştır. Tarih, Siyonizm’i görmezden gelenleri değil, onun planlarını deşifre edenleri tasdik etmiştir.
Siyonist Dünya Hegemonyası Şantaj Şebekeleri Kukla Devletler ve İdeolojik İtiraflar
Bugün dünyayı yönettiği söylenen süper güçlerin içine düştüğü hâle ibret nazarıyla bakmak, bu tabloyu anlamak için yeterlidir. Pek çok kişi hâlâ şu büyük yanılgının peşinde sürüklenmektedir: “Amerika Birleşik Devletleri ve Batı, bölgedeki çıkarları için İsrail’i bir ileri karakol olarak kullanıyor.”
Bu tespit, siyasi cehaletin zirvesidir.
Hakikat tam tersidir: Amerika Birleşik Devletleri İsrail’i kullanmamakta; bilakis küresel Siyonist mekanizma, Amerika’yı kendi şeytani hedefleri uğruna bir kalkan ve tetikçi olarak tepe tepe kullanmaktadır.
Amerika’nın bölgede İran’la ve İslam ülkeleriyle savaşa sürüklenmesi, her yıl milyarlarca dolarlık hibe ve silah akıtması, hatta son çatışmalarda kendi topraklarını savunmak için ayırdığı en kritik stratejik füze stoklarını dahi pervasızca Tel Aviv uğruna eritmesi, hangi rasyonel Amerikan menfaatiyle veya millî çıkarla izah edilebilir? Hiçbiriyle. Bölgede çıkan her çatışma Amerikan halkına yıkım, trilyonlarca dolar borç, enflasyon ve küresel nefret olarak dönmektedir. Ancak Washington’daki karar alıcıların kendi halklarının menfaatini gözetme hürriyeti yoktur; zira ipleri Siyonist efendilerin elindedir.
Küresel hegemonyanın yönetim mekanizması iki ana sacayağına dayanmaktadır:
Şantaj Kaset ve Yozlaşma Ağı
Kamuoyuna yansıyan Jeffrey Epstein dosyaları, buzdağının yalnızca görünen yüzüdür. Batı’nın devlet başkanlarının, senatörlerinin, başbakanlarının, akademisyenlerinin, istihbarat başkanlarının ve teknoloji patronlarının pedofili ve ahlaksızlık adalarında nasıl tuzağa düşürüldükleri; hazırlanan gizli kasetler, şantaj ve rüşvet çarkları sayesinde süper güçlerin karar mercilerinin nasıl birer kuklaya dönüştürüldüğü somut olarak belgelenmiştir. Siyonist istihbarat mekanizması, ahlaksızlaştırdığı Batılı elitleri rehin alarak kendi gündemine boyun eğmeye zorlamıştır.
Açık İdeolojik İtiraflar ve Sermaye Tahakkümü
Artık bazıları, şantaja dahi gerek duymadan kameraların karşısında küstahça biat ilan etmektedir. Önceki ABD Başkanı Joe Biden, kameralar karşısında göğsünü gere gere, “Ben bir Siyonistim. Siyonist olmak için Yahudi olmaya gerek yoktur!” demiştir. Yalnızca Biden değil; İngiltere Başbakanı Liz Truss ve Kanada Başbakanı Trudeau da aynı şekilde Siyonist olduklarını beyan etmişlerdir. Bunlar, Siyonist olduklarını sözleriyle açıkça ilan edenlerdir. Bir de bunu sözle tasdik etmeyip icraatlarıyla ortaya koyanların çokluğunu düşününüz. Pek çok ülkenin yöneticisi, aynı Siyonist lobilerin koridorlarında sadakat yarışına girmekte; aksi yönde atılacak en küçük hakkaniyetli adımı siyasi intihar olarak görmektedir.
Mesele yalnızca siyasetle de sınırlı değildir:
-
Dünya gıda sektörü: Tohum tekellerinden kimyasal gübre kartellerine, hibrit laboratuvarlardan kitlesel tüketim sanayisine kadar insanlığın gıda güvenliği Siyonist sermayenin kontrolündedir. İnsanlığı kasten hastalandıran, doğurganlığı azaltan ve ilaç tekellerine bağımlı kılan bir endüstri inşa edilmiştir.
-
Küresel teknoloji ve medya: Silikon Vadisi’nin tepe yönetimleri, veri merkezleri, küresel algoritmalar, arama motorları, sosyal ağlar ve yapay zekâ sistemleri doğrudan bu lobilerin güdümündedir. Filistin dediğinizde kısıtlanan hesaplar, Gazze soykırımını dünyaya duyurmak istediğinizde devreye giren gölge sansürler, insanlığın zihnini biçimlendiren bu karanlık aklın eseridir.
-
Finansal sistem: Faizci kapitalist nizam; para basma yetkisini elinde tutan özel merkez bankaları ve borçlandırma mekanizmaları vasıtasıyla bütün insanlığı modern kölelere dönüştürmüştür.
-
İklim anlaşmaları: Dünyayı köleleştirmek isteyen Siyonist çevreler, bu anlaşmalar yoluyla insanlığın günlük hayatındaki en basit kararları dahi etkileyecek hükümleri dayatmaktadır. Böylece insanların ne yiyip ne yemeyeceğini, nereye ve ne zaman gidip gidemeyeceğini bile bu anlaşmalarla belirlemeye çalışmaktadır.
İşte Erbakan Hocamızın “Dünya Siyonist hegemonyası” ve “Gizli Dünya Devleti” ifadeleriyle bizlere açıklamaya çalıştığı düzen tam olarak budur.
Muharref Bir İtikat Olarak Arz-ı Mev‘ud Kırmızı Düveler ve Armageddon
Siyonizm’in sahadaki nihai hedefi, seküler veya pragmatik bir toprak kazanımı değildir. Karşımızdaki yapı, tahrif edilmiş metinlerin fanatizmiyle hareket eden, gözü dönmüş teo-politik bir canavardır.
Onların hedefi; Arz-ı Mev‘ud’u, yani Nil’den Fırat’a kadar uzandığını iddia ettikleri mukaddes İslam topraklarını işgal ederek Büyük İsrail’i kurmak ve bütün dünyayı buradan yöneterek kendisine köle hâline getirmektir. Bu hedefin merkezinde ise Mescid-i Aksâ’yı yıkıp yerine Üçüncü Tapınak’ı, yani Süleyman Mabedi’ni inşa etme planı bulunmaktadır. Bu bir varsayım değildir. Bugün İsrail zihniyeti, Mescid-i Aksâ’nın altını tünellerle oymakta; binlerce yıllık inançlarında yer alan kırmızı düveleri kurban edip külleriyle tapınak alanını arındırmaya yönelik ayin hazırlıklarını da devlet koruması altında adım adım yürütmektedir.
Bu çılgınlığın en büyük destekçisi ise Batı dünyasını, bilhassa Amerikan siyasetini rehin alan Evanjelikler, yani Hristiyan Siyonistlerdir. Evanjelik teolojiye göre Hz. İsa’nın yeryüzüne ikinci gelişi; ancak Yahudilerin Filistin’e dönmesi, Kudüs’te tapınağın yeniden yapılması ve vadide kanın atların dizginlerine kadar yükseleceği Armageddon Savaşı’nın gerçekleşmesiyle mümkün olacaktır. Evanjelikler; nükleer silahlarını, trilyonlarca dolarlık ordularını ve küresel diplomasi imkânlarını bu tahrif edilmiş hurafeler uğruna seferber etmektedir.
Burada şu can alıcı soruyu nefsimize ve bütün İslam âlemine sormak zorundayız:
En büyük düşmanlarımız, kendi tahrif edilmiş batıl metinleri üzerinden küresel politikalarını şekillendirirken biz Müslümanlar neden siyasetimizi Kur’ân-ı Kerîm ve sahih Sünnet gibi ilahi rehberlerimize göre belirlemiyoruz?
Neden Fahr-i Kâinat Efendimizin (s.a.v.) istikbale dair işaretlerini, “Aman efendim, bunlar anlaşılamayacak müteşabih rivayetlerdir; bir kenarda dursun.” kolaycılığıyla göz ardı ediyoruz? Şüphesiz bu hadiselerin takvimini; yarın mı, yoksa bir asır sonra mı tam manasıyla tahakkuk edeceğini kesin olarak tayin edemeyiz. Ancak hadis-i şerifler gayet sarihtir: Âhir zamanın düğümü Kudüs’tedir ve bu düğüm mutlaka çözülecektir.
O hâlde teşhisimizi doğru koyalım:
“Kudüs nedir?” diye sorulduğunda cevabımız, sarsılmaz bir imanla, şudur: Kudüs bizim geleceğimizdir.
Kudüs düğümü çözüldüğünde, İslam dünyasının arasına çizilen sunî sınırlar çökecektir. Kudüs özgürleştiğinde, iç savaşlar tarihe gömülecektir.
Kudüs adaletle buluştuğunda, Siyonist sömürü çarkları kırılacak ve insanlık Adil Düzen ile nefes alacaktır. Tali meselelerle ve iç çekişmelerle enerjimizi tüketmeyi bırakıp bütün sıkıntılarımızın anası olan küresel çıbanbaşına yönelmek zorundayız.
Unutulmasın:
Asıl düşman Siyonizm’dir.
Bölgedeki dost ve düşman tanımlarımız, ancak aktörlerin Kudüs ve Siyonizm ile kurdukları ilişkiye göre yapılmalıdır.
Yegâne çare İslam Birliği’dir.
Biz, ancak Kudüs özgür olduğunda özgür olabiliriz. Her İslam ülkesinin saadeti Kudüs’e bağlıdır.
Zafer inananlarındır ve zafer yakındır.


